3 Ekim 2011 Pazartesi
18 Eylül 2011 Pazar
evlilik bir kurum mudur? yoksa kurtuluş mudur?
bir yazıya nasıl girilmeli? klasik böyle girilebilir. her cümleyle bağdaşabilir bir soru cümlesi bulabilirim, ya da cümlesi olan sorular sorabilirim. fakat busefer, çok başka bir şey içimi kemiriyor. kadın. betimlemesi güç olduğu gibi anlatması da oldukça zor. oyüzden ben anlatmayayım.
güçsüz kadınların hepsi, aslında sadece 5 yaşlarındalar.
21 Ağustos 2011 Pazar
watashi wa yumi ga arimashita
sarışın kadınlar, esmer kadınlar, kumral kadınlar, sarışın erkekler, kumral erkekler, esmer erkekler, ortadan sarışınlar, ne olduğu belirsizler. merhaba insanlar.
beyaz ırklı küçük çüklü erkeklerin, kocakıçlı zenci kadınları akbaba gibi çevreleyip gagaladığı, sergilediği bir yerdesin şimdi. hayal et. neresinde olurdun bu fotoğrafın? bu soruyu kendime sorduğumda önce kıçıma, sonra rengime bakıyorum. pipim yok, bakmama gerek yok. bu bir alaşım. bu insanlığın ve benim başıma gelen ciddi bir homojen karışım. kafam hepsinden daha karışık bir karışım. durum böyleyken, kendime soru sormamalıyım. çünkü içimdeki bütün zıtlıklar birbiriyle müttefik.
when you hear that steeple bell, you must say goodbye to me.
20 Ağustos 2011 Cumartesi
19 Ağustos 2011 Cuma
kimbaira
bir sihirbaz ve bir elma, mutsuzluk toplarlarmış kaju ağaçlarından. mutsuzlukla beslenip, gerçek huzuru ararlarmış kaju kabuklarında. sihirbaz ve elmanın aşkı dillere destanmış. bu masalda ya da başka bir masalda ikamet edemez, topluluklarda yaşayamaz, hayallerde uyur, şarkılarda yoklarmış. onların yokluğu, en büyük dağların varlığına ilham verir, kaybolmanın hayaliyle yaşarlarmış.
Kimbaira masal şehri, amber renkli ağaçların derin denizleri süslediği, derin denizlerinde derin yaralı balıklarının kanadığı, halkının susamadığı, açlıktan değil de aşktan öldükleri bir şehirmiş. en büyük aşkları derin gökyüzü, en derin yaraları derin denizler alırmış. iki tanrısı varmış bu şehrin, isimlerinin bilinmediği.ama sarı ama mavi ama kırmızı. üç rengin karışımından çıkan eşsiz bir renkle tonlara ayrılırlarmış bu iki tanrı. isimleri yok. adları bu.
Kimbairada düzen, yeşil elmaslardan, kırmızı zümrütlerden sorulurmuş, aşklar ise siyah kajulardan.
bir sabah, sağırların duyduğu, duyanların sağır olduğu, körlerin gördüğü, görenlerin köreldiği garip bir sesle uyanmış kimbaira halkı. sokaklara dökülmüş herkes ve çocuklar gülmüş. kehribar saçılmış her yere, yeşil elmaslar saklanmış, yeşil elmalar kızarmış, kehribar yağmur gibi yağmış derin denizin içine, derin deniz sararmış, sonra, sonrası hiç olmamış. sonu olmayan seslerin bekçisi dilsizler derin denizleri içip, kehribarı kusmuşlar. dilsizler patlamış, derin deniz yaşamış.. halk, feda etmiş bir kehribara derin dilsizlerini. derin derilerini feda etmeyi öğrenmiş dilsizler. derin dilsizlerin derin derilerinden beslenmiş derin yaralı balıklar en derinlerde.
her şeyden habersiz epeyce yuvarlanmış elma ve epeyce yürümüş sihirbaz. epeyce yol aldıktan sonra elma ve sihirbaz, midelerindeki mutsuz kajuları yollara kusarak, çift tanrılı kimbaira nın derin denizine doğru yüzmüşler. sonsuz mutsuzluğa kulaç atıp belki bir kaç kere boğulma tehlikesi atlattıktan sonra sanıyorum bayılmış olmalılar. siyah kajular uyandırmış sihirbazla elmayı, tam da denizde kırılan gökkuşağı sokağında.
bir ısırık almış sihirbaz yol arkadaşından. (birine doymak ne demekti?) yumuşak değilmiş, ama sert de diyemezmiş. ne tatlı diyebilirmiş ona, ne ekşi. (tatlının zıttı tuzlu muydu?) belki de bunlar sadece bir saniye sürmüş. kırmızı elma artık yokmuş. son sözü yokmuş elmanın, vedası da o daha çok küçükken ölmüş. orucunu bozan bir müslüman gibi günaha girmiş sihirbaz, oyunu bozmuş, sırrını söylemiş. (bir sihirbazın en büyük sırrı neydi?) bir bütün olmayı öğrenmiş son ve yerle gök birleşmiş adeta. tek tanrı olmakmış belki anlam, belki de kaybolup gitmekmiş buralardan. belki anlamsızca yaratmış bütün anlamlı olan her şeyi ama yine de önemi yokmuş bunların. çünkü anlam, derinde hayat bulurmuş sadece. Kimbaira’da hayatın anlamı derin denizlere gömülür, susan körlerde konuşur, dipsiz imgelemde cisim bulurmuş.
üç rengin karışımından çıkan eşsiz bir renkle birleşmiş sihirbaz ve elma. isimleri yok. adları bu. benim şehrimin adı: Kimbaira.
18 Ağustos 2011 Perşembe
ama bunların hiçbiri, kedinin hapşuruğuna iyi gelmiyordu
yazı yazma ihtiyacı duyduğumda genellikle ilk olarak şu cümleyi kurdum. “aslında ne yazacağımı bilmiyorum” ve sonrası daha süslü cümlelerle devam etti. önemli olan güzel bir şey yazıyor olmaktı. ama artık öyle değil. artık yazmak istediğim şeyi bilsem de, hangi kelime onu daha iyi anlatır onu kestiremiyorum.
gün geçtikçe hayat da değişiyor. büyümek denen şey bu olmalı, açıkçası daha fazla büyümek beni korkutuyor.çünkü hayat da bizimle birlikte yaşıyor. doğuyor, büyüyor, ölüyor, yeniden doğuyor, büyüyor, ölüyor, belki de bunu 70 yıl boyunca her gün yapıyor, sabah öğle ve akşam gibi.
hani büyükler derler ya “hayat sandığın gibi bir şey değil”, düşünürdüm, en fazla ne olabilir ki? tadı nasıldı acaba? toz şeker? küp şeker? kara biber? kırmızı biber? yeşil biber? kekik? nane? tarçın? karanfil? belki limon tuzu.
çok çok sonra tanımlayabildiğim sadece şuydu. hayat taptaze yeşil biberler gibiydi, o da biberler gibi biraz sabırdan, biraz da sıcaktan kızarmıştı.
sonradan anlam bulan cümleler gibi, geçmişte anlattıklarım şimdi anlamını bulmuştu. neydi o söylemek istediğim? ne demekti?
KALAHARİ
her yer sarı turuncu.
kehribarın içindeki bir böcek gibi bütün turuncu gövdesini sarıyordu, zahir gibi. her ışık parçası, kristal yağmuru gibi üzerine düşüyor, zaman zaman canını yakıyordu. yağmur gitgide daha çok hızlanıyor, bedenine düşen her darbe canını daha da fazla yakıyordu.
heryer karanlık ve bir süre sonra;
NİKARAGUA
her yer yemyeşil.
daha önceden bildiği bir yerdeydi şimdi. dev gibi bir yaprağın altında uzanıyordu, onun iri damarlı gövdesinden sızan teriyle uyanmıştı. ne kadar benzediklerini düşünüyordu. koca yaprak, gök yağdıkça ıslanmaya, gök ısındıkça kurumaya mahkumdu kendisi gibi. Koca yaprağın iri gövdesi onun gibi savrulmasına asla izin veremeyecek kadar gururluydu. ayakta sapasağlam kuruyarak; yırtılmadan, karnına hava dolup patlamadan, bu yağmur ormanında zamanla çürüyerek bir daha hayata gelmeyi bekleyecekti. “hey sen, koca yaprak, kalk artık üzerimden de kurumayı bekleyip savrulabileyim” koca yaprak sırtını hafifçe doğrutlup ona baktı. sen de kimsin? “ben gezginim.”. “buradan biraz ötede kuruyabileceğin bir ışık demeti var, lakin buradan göç etmek sandığın kadar kolay değildir. fırtına çıkmasını bekleyeceksin. ıslanacaksın, ağaçlara, denizlere çarpacasın……………………..”
koca yaprak nerelere çarpacağını uzunca bir süre daha anlattı. ama o çoktan ışık demetine doğru yol almıştı.vardığında adeta büyülenmişti. mor turuncu mavi kırmızı pembe sarı, herşey beyaza akıyordu. annenin bebeğini doğurduğu gibi beyaz ana da sayısız renk doğuruyordu, hepsi beyazdan bir parça ve her bir kardeş ötekinden bir ton farklı. O, sınır çizgisinde gibi bir yeşile, bir beyaza basıyor, her rengin arasından süzülüyor, kanatlanıyordu. bir an mor, bir an yeşil, bir an mavi olmanın tadı! tıpkı okaliptusun üzerindeki koalalar gibi her renge sımsıkı tutunup orada yaşamak istiyordu.
bir an gözünü kapadı.uyandığında yine her yer sadece turuncu. Kalaharide aradığı anlamı bulmuştu. taptaze yeşil biberler gibiydi, o da biberler gibi biraz sabırdan, biraz da sıcaktan kızarmıştı. böylelikle onu kardeşlerinden ayıran rengini bulmuştu.
o artık annesinin biricik turuncusuydu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
