yazı yazma ihtiyacı duyduğumda genellikle ilk olarak şu cümleyi kurdum. “aslında ne yazacağımı bilmiyorum” ve sonrası daha süslü cümlelerle devam etti. önemli olan güzel bir şey yazıyor olmaktı. ama artık öyle değil. artık yazmak istediğim şeyi bilsem de, hangi kelime onu daha iyi anlatır onu kestiremiyorum.
gün geçtikçe hayat da değişiyor. büyümek denen şey bu olmalı, açıkçası daha fazla büyümek beni korkutuyor.çünkü hayat da bizimle birlikte yaşıyor. doğuyor, büyüyor, ölüyor, yeniden doğuyor, büyüyor, ölüyor, belki de bunu 70 yıl boyunca her gün yapıyor, sabah öğle ve akşam gibi.
hani büyükler derler ya “hayat sandığın gibi bir şey değil”, düşünürdüm, en fazla ne olabilir ki? tadı nasıldı acaba? toz şeker? küp şeker? kara biber? kırmızı biber? yeşil biber? kekik? nane? tarçın? karanfil? belki limon tuzu.
çok çok sonra tanımlayabildiğim sadece şuydu. hayat taptaze yeşil biberler gibiydi, o da biberler gibi biraz sabırdan, biraz da sıcaktan kızarmıştı.
sonradan anlam bulan cümleler gibi, geçmişte anlattıklarım şimdi anlamını bulmuştu. neydi o söylemek istediğim? ne demekti?
KALAHARİ
her yer sarı turuncu.
kehribarın içindeki bir böcek gibi bütün turuncu gövdesini sarıyordu, zahir gibi. her ışık parçası, kristal yağmuru gibi üzerine düşüyor, zaman zaman canını yakıyordu. yağmur gitgide daha çok hızlanıyor, bedenine düşen her darbe canını daha da fazla yakıyordu.
heryer karanlık ve bir süre sonra;
NİKARAGUA
her yer yemyeşil.
daha önceden bildiği bir yerdeydi şimdi. dev gibi bir yaprağın altında uzanıyordu, onun iri damarlı gövdesinden sızan teriyle uyanmıştı. ne kadar benzediklerini düşünüyordu. koca yaprak, gök yağdıkça ıslanmaya, gök ısındıkça kurumaya mahkumdu kendisi gibi. Koca yaprağın iri gövdesi onun gibi savrulmasına asla izin veremeyecek kadar gururluydu. ayakta sapasağlam kuruyarak; yırtılmadan, karnına hava dolup patlamadan, bu yağmur ormanında zamanla çürüyerek bir daha hayata gelmeyi bekleyecekti. “hey sen, koca yaprak, kalk artık üzerimden de kurumayı bekleyip savrulabileyim” koca yaprak sırtını hafifçe doğrutlup ona baktı. sen de kimsin? “ben gezginim.”. “buradan biraz ötede kuruyabileceğin bir ışık demeti var, lakin buradan göç etmek sandığın kadar kolay değildir. fırtına çıkmasını bekleyeceksin. ıslanacaksın, ağaçlara, denizlere çarpacasın……………………..”
koca yaprak nerelere çarpacağını uzunca bir süre daha anlattı. ama o çoktan ışık demetine doğru yol almıştı.vardığında adeta büyülenmişti. mor turuncu mavi kırmızı pembe sarı, herşey beyaza akıyordu. annenin bebeğini doğurduğu gibi beyaz ana da sayısız renk doğuruyordu, hepsi beyazdan bir parça ve her bir kardeş ötekinden bir ton farklı. O, sınır çizgisinde gibi bir yeşile, bir beyaza basıyor, her rengin arasından süzülüyor, kanatlanıyordu. bir an mor, bir an yeşil, bir an mavi olmanın tadı! tıpkı okaliptusun üzerindeki koalalar gibi her renge sımsıkı tutunup orada yaşamak istiyordu.
bir an gözünü kapadı.uyandığında yine her yer sadece turuncu. Kalaharide aradığı anlamı bulmuştu. taptaze yeşil biberler gibiydi, o da biberler gibi biraz sabırdan, biraz da sıcaktan kızarmıştı. böylelikle onu kardeşlerinden ayıran rengini bulmuştu.
o artık annesinin biricik turuncusuydu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder